Hasan Hastürer

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hasan Hastürer

Yaşamı hep erteleyerek yaşamak... 27.09.2011

27 Eylül 2011 Salı Saat 11:00

Yaşam devam ederken başımı kaldırıp ileriye, geriye, sağa, sola bakıyorum... Düşünüyorum bu hafta neleri yaşamak istediğimi... Siz de düşünün. Bırakın yüreğinizin sesini, beyniniz bile nereyi işaret ediyor? Yarın ya da gelecek haftalarda belki böyle hissetmeyeceksiniz. Yaşamı hep erteleyerek yaşayan ve bir noktada mutluluğu erteleyenler yaşadığı günün hakkını vermediğini anladığı günün nasıl bir ruh haline giriyor... Hiç düşündünüz mü?

 

 

Oturdum bilgisayarın başına… Ben bilgisayara bakıyorum, bilgisayar bana... Yoğun bir günün sonu... Günü düşünüyorum... Konuştuklarımı... Dinlediklerimi... ABD Büyükelçiliği’nin Kuzey Lefkoşa Ofisi’nde bir davet vardı akşam saatlerinde... Oraya gittim... Çok büyük olmayan salonda gene biz bize kendi konularımızı konuştuk... Sonrasında Mete Hatay ve Serden Hoca ile Köşklüçiftlik’teki Akpınar’da kahve içtik... Ciddi konuları şakayla harmanlayarak konuştuk... Eve geldim... Yazıma başlayacağım bir de Başaran Düzgün arkadaşımla konuştum telefonda... “Yazmak için neler var?” diye sordum kendi kendime. Yanıtım, “Neler yok ki...”

Ama kaçmak istiyorum gündemden bir kez daha...

Ben yazmaktan usandıysam aynı konuları, okuyanlar hayda hayda usandı...

***

Parmaklarım klavyede gezinmeye başlamadan, bağlantı yapacağı merkezi arıyor. Beynim mi, yüreğim mi?

Parmaklarım durdu. Ben de seyrediyorum kendi parmaklarımı. Sorunlar çoktan diz boyunu aşmış. Soluk almak, sizlerle farklı konuları paylaşmak istiyorum.

Gözlerimi bir an kapayıp zaman tünelinde yolculuk yapıp, K. Kaymaklı’yı, 1963 sonrası göçmenlik günlerini, 1974 sonrasını herkesi ve her şeyi düşündüm.

Dünyayı, insanları çok seviyorum. Ama yurdumu, Kıbrıs’ı, Lefkoşa’yı ve doğup büyüdüğüm K. Kaymaklı’yı bir başka seviyorum.

Neyini seviyorum?

Her şeyini seviyorum.

1963 öncesi K. Kaymaklı’da, o günün koşullarında orta halli bir aileydik. Yaşamımıza renk katacak her olay yürüyerek ulaşabileceğimiz dar bir alan içindeydi. Girne, Mağusa çok uzak, Baf dünyanın öteki ucuydu.

Hafta sonları altından yanma hamam dediğimiz evimizin banyosunda tokmağa oturup, dıştan yanan ateşle ısınan kazandaki suyu tasla alıp yıkanmanın keyfi bile hayatımızda bir renkti.

Küçük nedenlerle mutlu olmayı biliyordu herkes.

İnsanlar daha mutluydu. Ya da bana öyle geliyordu. Ateş o zaman da düştüğü yeri yaksa da acılar daha fazla paylaşılırdı. İnsanlar galiba daha bir kötü gün dostuydu.

Zaman her şeyi değiştirdi.

Özellikle yakından tanıdığım, kendi insanıma kişiliksizliği hiç yakıştıramıyorum... Ve 1963 sonrası en uzun süre bedel ödeyen K. Kaymaklı insanının sıkıntısını bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda insanın nasıl kişisel çıkarla maddiyata dönüştürdüğü aklıma geliyor.

Hep söylemek istedim ama hep erteledim...

*     *     *

Söylemek isteyip de niye ertelediğimizi düşünürken, hep erteleyerek yaşadığımız aklıma geliyor.

Yaşamımız boyunca hep erteleyerek yaşamışız meğer.

Yaşam süreci boyunca yaşadığımız her anın bir kez daha hiç ama hiç yaşanmayacağını hiç düşündünüz mü?

Doğduğunuz andan başlayarak hiçbir an bir kez daha yaşanmaz. Zaman tünelinde geriye doğru yolculuk sadece bugünle anılar arasında köprü kurmaya yarayan bir tanımlama. Gerçekte zamanı geriye çekip yeniden yaşama şansı yok. Ya yaşadığınız anın değerini verir, kazanılmış hanesine yazarsınız ya da yaşar göründüğünüz anları hiç yaşamazsanız.

Yıllar önce bir yazı okumuş, okuduktan sonra da saklamıştım... Şöyle başlıyordu: “Kim bunlar? İlk bakışta çok hoş görünen, şık, bakımlı, iyi eğitimli, Yuppi’ler... Eğitim, müzik, cinsellik, ekonomi, siyaset, edebiyat, TV, radyo programı üreten, günlük yaşam içerisinde her şeyi konuşup yazabilen, her alanda özgürlükten dem vuranlar... Mutlak serbestlikten yana, ideoloji karşıtı, bireyselliği, özgürlüğü bir yaşam biçimi haline getirmiş, dinamik, kuralsız, idealize edilmiş imajlarla üretilip geliştirilmiş, heyecanlı, çoğu kez medyatik insanlar topluluğu... İki ayaklı, kuyruksuz, dolikosefal dinozoruslar... Yani bizler... Peki! Kimler var karşımızda? Çıkarı için analarını bile satabilen ve bunu yaparken, gizli yalancılar oldukları için, kendilerini peygamber sananlar...”

Ve son satırları: “... Onların bizlerden çok olmaları bizi durdurmasın. Nice nice başarılara koşmamızı yavaşlatmasın. Nehirleri tersine akıtmanın zamanı hala gelmedi mi? Haydi kıralım zincirlerimizi... Haydi JOIN THE CLUB!”

***

Yaşam devam ederken başımı kaldırıp ileriye, geriye, sağa, sola bakıyorum... Düşünüyorum bu hafta neleri yaşamak istediğimi... Siz de düşünün. Bırakın yüreğinizin sesini, beyniniz bile nereyi işaret ediyor? Yarın ya da gelecek haftalarda belki böyle hissetmeyeceksiniz. Yaşamı hep erteleyerek yaşayan ve bir noktada mutluluğu erteleyenler, yaşadığı günün hakkını vermediğini anladığı günün nasıl bir ruh haline giriyor... Hiç düşündünüz mü?

Günün sözü:

Yaşam, ağustos güneşi karşısındaki kardır

Bu yazı toplam 1617 defa okunmuştur
YORUMLAR
Bu Makaleye Yorum Yapılmamış.
KIBRIS GÜNDEMİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 - 2015 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Mail : info@kktcmedya.com | Yazılım: Doğru Ajans